ALBENİSİ YÜKSEK BİR SÖYLEM OLARAK ALEVİ – SÜNNİ DİYALOĞU
Alevilerin talepleri ile ilgili hükümetin gündeme getirdiği son açılımın unsurları arasında diyalog konusu da bulunmaktadır. Basına yansıyan Alevi açılımını genel anlamda olumlu bulmakla birlikte kimi çekincelerin mevcudiyetini de yadsıyamayız
Diyalog, tarafların birbirlerini tanımaları açısından elbette ki gereklidir. Yalnız arzulanan diyalogun zemininin tespiti de çok önemlidir. Diyalog, “laik devlet” ile Alevi kurumları arasında mı olacak yoksa Sünni cemaat ve tarikatlarca kuşatılmış “laikimsi devlet “ ile Aleviler arasında mı olacak ? Laik devleti, “laikimsi devlete” dönüştüren başat unsurlardan birinin Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu malumdur. Bu kurumun kadrolarının büyük çoğunluğunun Sünni cemaat ve tarikatlara gönülden bağlı kişilerden oluştuğu yadsınamaz.
Bu nedenle vicdani, insani ve tarihsel bir sorumluluğun gereği olarak müstakbel diyalogdaki çekincelerimi dile getirmek istiyorum.
Yüzyıllardır Alevileri kesin ve kararlı bir biçimde İslam dışı gören Sünni cemaat ve tarikatların İslam’ı tebliğ etmeyi dinsel bir buyruk olarak görmeleri nedeniyle Alevileri Müslümanlaştırmak için sürekli çaba harcadıkları, bu amaçla da onlarla diyalog içine girdikleri ve bu diyalogun gereği olarak; Alevileri İslam dairesi içinde gördüklerini, kalben kabul etmedikleri halde şifahen söyledikleri bilinmelidir. Zira onlara göre Alevileri hidayete erdirme yani Müslümanlaştırma yada diğer bir deyişle Sünnileştirme çalışmasının başarısı için diyalogun sürmesi şarttır. Bu diyalog koptuğunda işlerinin iyice güçleşeceğini bilmektedirler.
Önemine dayanarak tekraren ve tam bir netlikle belirtelim ki, Sünni teolojinin omurgasını teşkil eden “ Ehlikıble tekfir edilemez “ ilkesine göre Aleviler kafir görülmekte fakat asimilasyon için bu keskin ve kesin tavır dillendirilmemektedir. Asimilasyon hedefine giden yolun ne olursa olsun diyalogdan geçtiğini gören ve bu yolda bir miktar mesafe alan Sünni misyonerler “ Alevi – Sünni diyalogu “ söylemini yükseltmektedirler. Bu söyleme kucak açan pek çok Alevi kurum ve kuruluşu ve hatta Alevi inanç önderi de bulunmaktadır. İlk bakışta diyalog istemi, toplumsal birlik ve barış açısından albenisi yüksek bir arzudur. Ne var ki, her diyalog taraflar açısından daima olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Bu bağlamda Alevi – Sünni diyalogunun mevcut koşullarda Alevilerin aleyhine trajik bir sonuç doğurmakta olduğu henüz net bir biçimde görülemiyor olsa da sürecin Alevilerin aleyhine işlediğini yüksek sesle söylemek zorunluluğu şahsım adına vicdani bir sorumluluktur.
Alevi – Sünni diyalogu ile amaçlanan gerçekten iki toplumsal kesimin birbirini tanıması ve hiçbir asimilasyon hedefi gütmeden gerçek bir barış ortamının yakalanması ise bunun belli koşullarının olması gerektiği ortada değil midir ?
Nitekim bu gerçeği gören köklü bir Alevi kurumu Karaca Ahmet Cem evi tarafından 30. 03. 2007 tarihinde yayınlanan bildirge, diyalogun Aleviler açısından sağlıklı ve olumlu sonuçlar vermesi için gerekli koşulları tüm açıklığıyla duyurmaktadır. Şahsımız tarafından kalben de imzalanan o tarihi ve yaşamsal bildirge şu şekildedir:
“Alevileri ve Aleviliği çeşitli yollarla asimile etme politikası yüzyıllardır inatla sürdürülmektedir. Oysa her inanç ve kültür gibi Alevilik inanç ve kültürü de var olma ve varlığını güçlendirme hakkına sahiptir. Bu en temel insan hakkını çiğnemek, kabulü hiçbir biçimde mümkün olmayan bir haksızlıktır. Bu nedenle Alevi inanç ve kültürüne yönelik asimilasyoncu çalışmaların, dönüştürmeci ve başkalaştırmacı karakteri karşısında inancımızın yaşamsal özelliklerinden olan kimi öğeleri bir kez daha tüm kamuoyuna anımsatmanın bizimle diyalog kurmak isteyen kişi ve kurumlar açısından yararlı sonuçlar doğuracağı kanısındayız.
Aleviler olarak bizler, tüm inançlara saygı duymaktayız. Aynı saygının diğer inanç mensuplarınca tarafımıza da gösterilmesini talep etmek en doğal hakkımızıdır. Bu sebeple ilan ederiz ki; Alevi kimliğinin ayrılmaz parçaları olan inanç ve ibadetlerimizin dönüştürmeci ve başkalaştırmacı çalışmalara maruz bırakılmasını kabul etmemiz mümkün değildir.
Bu bağlamda her kişi ve kurumca bilinmelidir ki;
Alevilerin ibadeti cemdir. Cemin teolojik kökeni Kırklar Meclisidir. Cem ibadeti ve içinde yer alan semah, kültürel ve folklorik bir unsur biçiminde değerlendirilip küçümsenemez. Sünni inancına mensup kardeşlerimizin ibadet biçimi olan beş vakit namaz uygulaması Alevilerce saygı duyulan bir ibadet olmakla birlikte Alevi tarihinde ve geleneğinde yer almamaktadır. Her ne şekilde olursa olsun beş vakit yada Şii inancındaki gibi üç vakit namaz uygulamasının Aleviliğe dahil edilmeye çalışılması doğru değildir. Bunu hiçbir Alevi kabul etmeyecektir.
Alevilerin orucu Muharrem ve Hızır orucudur. Sünni ve Şii inancına mensup kardeşlerimizin Ramazan'da bir ay süreyle tuttukları oruç uygulaması Alevi inanç ve geleneğinde yoktur. Alevileri Ramazan ayında bir ay süreyle oruç tutmaya teşvik etmek ve yönlendirmek inancımıza yönelik yapılmış ve yapılmakta olan yanlış ve haksız bir uygulama olarak görülmektedir. Alevilerce Sünni ve Şii inancındaki Ramazan orucuna gösterilen saygının aynısını diğer inançlara mensup kardeşlerimizden Muharrem ve Hızır orucumuz için de beklemekteyiz.
Alevilerin ibadet yeri cem evleridir. Camiler; Sünni ve Şii kardeşlerimizin ibadet yerleridir. Alevilerin, camileri kendileri için bir ibadet yeri olarak görmemeleri inançlarının bir gereğidir. Alevi ibadeti olan cem ibadetlerini; ibadetin bir parçası olan müzik, semah ve kadın erkek birlikteliği gibi nedenlerden ötürü camilerde uygulayabilmek mümkün değildir. Bundan dolayı Alevilere ibadet yeri olarak camileri göstermek gerçekçi olmadığı gibi doğru da değildir.
Vahdet - i vücud anlayışı çerçevesinde Tanrı'ya, Hazreti Muhammed'in nübüvvetine, Hazreti İmam Ali'nin velayetine, Tenasüh ve Devriyeye inanmak inanç dünyamızın en temel unsurlarındandır.
Bizler Aleviler olarak başta Türkiye olmak üzere tüm dünya kamuoyuna tekrar anımsatmak isteriz ki, yüzyıllardır yaptığımız gibi bundan sonra da cem yürütmeye, semah dönmeye, Telli Kur'an adını verdiğimiz sazımızla deyişler söylemeye, Kerbela şehitlerinin kişiliğinde tarihteki tüm mazlumlar için Muharrem ayında oruç ve matem tutmaya devam edeceğiz.”
Bu bildirgede ortaya konan Aleviliğin inançsal temelleri, diyalog sürecinin Aleviler için trajik bir sonuca ulaşmasına engel olacaktır. Bu konuda ısrarlı bir duruş gerçekleştirilmek zorundadır. Fakat biliyoruz ki Sünni egemen çevrelerin Aleviliği din dışı sayma yani tekfir etme dinamikleri tam da bu bildirgedeki inançsal ilkelerden kaynaklanmaktadır. Zaten Alevi – Sünni diyalogu ile Sünni cemaat ve tarikatların hedefi bu ilkeleri zayıflatmaktır.
Alevi – Sünni diyalogunun, “ Dinler arası diyalog “ sürecinden tümüyle bağımsız olduğunu düşünmek mümkün değildir. Dinler arası diyalogla amaçlanan “ Ilımlı İslam “ benzeri bir projenin Alevi – Sünni diyalogundaki izdüşümü “Ilımlı Alevilik “ tir. Ilımlı Alevilik projesiyle Sünnileştirilmiş ve böylece tekfir edilme noktasından kurtulmuş bir Alevilik inşası gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla Aleviler, güya sapkın inanç ve yaşamlarından arındırılıp hidayete erdirilmek istenmektedir.
Hidayete ermiş yani tekfir edilmekten kurtulmuş Ilımlı Aleviliğin kabulü, gerçekte Aleviliğin tarihe gömülmesi demektir. Zira bu yolla yapılmak istenen şudur:
Aleviler, cem ayini yapmaya devam edecekler fakat bununla birlikte Sünni inançtaki gibi beş vakit namazı kabul edip bu ibadetlerini de camilerde yapacaklardır. İslam dininin temel ibadet biçimi olan beş vakit namazı kabul eden ve uygulayan Aleviler “ Ehlikıble “ özelliğini kazanacaklar ve bir tarikat zikri bağlamında cem ayinlerini de sürdüreceklerdir. Böylece Alevilik, Sünni bir tarikat çizgisine çekilmiş olacaktır.
Cem evleri, camilerden sonra gelen ikincil bir ibadet merkezi olarak kabul edilecektir. Bu ise cem evlerinin Nakşi ve Kadiri tarikatlarının tekkeleriyle aynı çizgiye çekilmesi anlamına gelmektedir. Bu yolla Aleviliğin Sünni bir tarikat olduğu görüşü güçlendirilmiş olacaktır. Git gide muhafazakarlaşan Türkiye yönetiminin Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasasını ilga edip Cem evlerini de tekke statüsüne sokacağını öngörmek kolaylıkla mümkündür.
Ilımlı Alevilik ile Alevilere ramazan orucunun farzıyeti benimsetilecek ve muharrem orucunun ise ihtiyari bir ibadet olduğu öğretilecektir. Bir aylık ramazan orucunu tutmaya başlayan Aleviler, isterlerse muharrem orucunu da tutacaklardır.
Tenasüh, devriye, Hazreti Ali’nin uluhiyet ve velayeti gibi inançlarını da terk edeceklerdir.
Alevi inanç önderleri de git gide Sünni cami imamları gibi bir inanç yapısına taşınacaktır.
Umarız başlayan yeni süreç Aleviliğin aleyhine sonuçlanmaz. Bu konuda Alevi kurumları ve Alevi inanç önderleri elbette ki gerekli önlemleri alacaklardır. Nitekim Karaca Ahmet Cem evinin yukarıya aldığımız bildirgesi alınmakta olan önlemlerin bir ifadesidir.
Hadi hayırlısı…
MUSTAFA CEMİL KILIÇ
GönderenYOLCU, Cuma, 19 Şubat 2010 13:12, Yorumlar(0)